Bugün de Ölmedim Anne

08 Temmuz 2009 Çarşamba


Boş zamanlarımda plan yaparım. Evet, hem de geceleri yaparım bunu en çok. O sabah da geceden kurduğum planları uygulamak amacıyla çıktık yola. Okulda işler biraz uzayacak gibi olunca; amaaan gerisini de yarın hallederiz. -Hem Aziz Hoca da yerinde yokmuş bak. -Evet, bence de önce yemek yiyelim evet gibi aranırsa çokça bulunabilecek bahaneler duyduk. Sonra mı? Sonrası Tandoğan Gençlik Parkı arası bir büyük boşluk...

Kesin olan bir şey var ki o gün heyecan istemiyordum. Çünkü bu aletlerden indikten sonra kişisel özelliklerimizde birtakım değişimler meydana gelebilirdi. Sözgelimi hiç soğan sevmez olanımız koyu bir soğansever olabilirdi. Belki birlikte eğlenirdik ama. Ne bileyim çarpışan arabalara da binebilirdik. En fazla Özlem'i köşeye sıkıştırır, kızdırırdık o zaman. Fakat kimyamızın değişmesini, hayır istemiyorduk. Bu yüzden temkinli davrandık, seçici olduk. Uçanla kaçanın kurtulmasına izin verdik.

Her şey güzel gidiyor derken bir daha gözünün görmediğini asla deneme, dersini aldık. Cahil cesaretini teknik cesarete çevirdik. Çevirdik ve 1s 2s 2p 3s 3p orabitallerimizdeki elektronlarımız gibice semada çevrildik. Yaşlı Dünya'mızın bir yılda yaptığı toplam hareketi üç dakikada gerçekleştirdik. Ne kadar uzun sürdü ya dediyse birimiz, karşıdaki cidden ya dedi. Hayatından endişe duyuyorum'u dile getirdim ilk defa. Sonrası yesterday is a history, tomorrow is a mystery, today is a gift'ti.

Müsademizi Alalım

30 Haziran 2009 Salı

Şimdi koşarak caddeyi yaralım; apartmanları, çöp teneklerini, insanları, trafik direklerini...
Sonra, ki bir başka gündü. O vakit canlı ve cansız her şeyi anlayışımız da başkaydı. Okula girdiğimiz ilk günler; sınıflarçokkalabalık, kantinimizhiçyok, güzelhavalardaoturacakçayırçimenyok denli veryansın doluydu. Boyayalım mı abiler'e kayıtsız kalan elitler gibiydik sanki.

Sonraki gelecekte geçmişe geçmişte geleceğe ait bir zaman diliminde, biz orayı böyle tak diye muadili görülmeyece sevdik. Oraya râm olduk. Bugünse bitirme tezini teslim ederken bir şeyler yapalım ki dedim, sonu gelmesin. Bu kampüsten hiç çıkmayalım. Çimenlerüstüdaimipeyzajı olalım mesela. Yerimizi koruyalım, sığmazsak safları sıklaştıralım.

TRT Ankara Radyosu ve Cevap C Şıkkı

06 Haziran 2009 Cumartesi

Yere dökülen un zerreleri sessizliği gibi sokağa döküldüm evden çıkarken. Unu toplama çabası içindeki heyecanla birlikte bir de. İnsanın hiç fark etmediği yanlarını görmesi tuhaftır. Bütün yol şeytantırnağımla uğraştım. Hayırlısıyla etimle birlikte koparıp, kanattıktan sonra felaha erince, dur dedim, bi’ dur. Ve bunu kendime üç kere söyledim.

Sıhhiye’de indim, nefes aldım ve TRT’nin önüne geldim. Ahşap çerçeveli kapılardan birinin kolunu tutup büktüm. İttim. Tüh, hani bükemeyeceğim bilek yoktu. Olmadı. Neyse ikincisini denemek lazımdı o halde hemen. Aman tüh yine mi olmadı sana. Ya hu neden açılmıyordu bu TRT’nin kapıları bana? Niye top oynayan in ve cin bile yoktu burada, ki ben severdim top oynamayı. İşte o an anladım, hayatta nerde bulunacağını hangi kapıları açmak için zorladığın belirliyordu. Ve seni temin ederim yanlış kapıları zorlamamalısın, bükemeyeceğin bileği bükmemelisin. On beş adım ilerleyip, otomatik açılır kapılar bulup uğraşmayabilirsin mesela.

Kapı açıldı ve iki kat yukarı çıktım. Bütün bunlar hiç olmadı ve biz merhabalaştık. Program başladı. Yirmi altı dakika güm güm beklemekle geçti. İlk sorular soruldu. Ve ilk cevabım işte ve hani kelimelerinin bir toplamından ibaretti. Bir daha işte dememeye azm-ü cezm-ü kastettim ve yanımda oturan Barış’ın bir daha işte dersem, az sonra benim bile nasıl söylediğimi anlamadığım söyleyeceklerimi önsezerek ağzıma bir tane patlatmasını istedim bir an. Daha kötüsü annemin telefonla bağlanıp “kızım senin ağzına hiç biber sürmedim ben ama söyler misin, nedir senin bu halin yavrum” demesi olurdu çünkü.

Sonra kapı çalındı, hayır, telefon. İkisi birden olabilir aslında. Gayet samimi bir meclis vardı zira fazla olan ve sıcak suda çözünmesi gereken heyecandı sadece. İki sesi seslendiren bir ses bağlandı telefona. Bir konuğa duyulan ihtimamdı ve bir arkadaşın sakinleştirici etkisi. Seval ve geyik kategorizasyonuna rağmen Hüseyin’in bağlanması kendime biraz olsun gelmeme yardım etti.

Derneğimiz dün gece zincirleme kırıdığımız potlar yüzünden dağılmadı ya, bir daha sırtımız yere gelmez herhalde. Önce benim kuracağım cümleyi yanlış söylememle başladı. -ki doğrusu gayet masum bir amaç taşıyordu ve günlük yazmak değil bunu yaparken hikâyeleştirici bir dil kullanmak olduğunu anlatmaktı sadece- Sonra Allah’ın sopası yoktu, takıp gözünü çıkarsın’dı. Ve Hüseyin de kendi incisini dizdi. Hangimiz bir”inci” olduk bilemiyorum ama “ben geek’im Halime geyik” dedi. Akşam eve dönüp 70 milyon+FF’e rezil ettin beni deyince bir de “70 TL için beni mi üzüyorsun” demez mi? 70 TL ha, 70 TL… Ve ben geyik oluyorum sen geek deyip üç nokta gibi gülümsedim. Ve zaten gülümsemeyi severim.

Kısaca hep beraber bir berber dükkânındaymışçasına muhabbet açtık, çok eğlendik. TRT sabahki döpiyes giy, sıkı topuz yap fikrimi tamamen silecek derecede değişmiş ve dönüşmüştü. Çok sevdik, çok beğendik.

Son olarak madem geyik olacaksa muhabbet; bu güne kadar hep iyi projelerde yer aldım ve önemli isimlerle çalıştım. İnce eleyip sık dokudum. Rekabet etmeyi sevmem ve hep kendimle yarışırım. botoxum varsa bu benim mesleğime ve halkımıza olan saygımdan, ne var bunda? Zaten tek gayem işimle anılmak, önümüzdeki günlerde yeni projelerim var evet. Mesela Elif’le -elifile (:- sabah programı yapacağız. (Kız burda konuyu ince işledi)

Bir sonraki bölümde: Sona eren bir devir olarak Selman konuşulacak.

Halime diyorum akşam ne var diyorum, yok bir şey diyor, sen git yat diyor, uyu diyor, ders çalış diyor, iş çalış diyor, sen git biz geliyoruz diyor, diyor diyor. Meğersem hanım efendinin akşam radyoda programı varmış.

Yavaş yavaş doğadan silindiğim şu son günlerde bir tokatta Halime’den yedim. Oysaki bu zamana kadar kırılmadık kulak, burun ve boğaz bırakmamıştım. Son yazılarımda sürekli “Dönüşüm muhteşem olacak.” tarzında yazılar yazmıştım. Fakat bir türlü muhteşem bir dönüş yapamadığım gibi, geçen bu sürede de Halime’nin ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel alanda da benden öne geçmesini engelleyemedim. Ben arka cebimde duran üst düzey yönetici kimliğimi vapurda kaybedip Hint fakirlerine dönerken, Halime burjuva sınıfını birincilikle bitirip kurdelesini yakasına takarak eve koşmuş ve karnesindeki her 5 için babasından 5 TL harçlık almıştır.

Zaten böyle olacağını önceden tahmin etmiştim. Ben blog yazmaya başladığımda Halime “Ben yapabilir miyim?” diyordu. Şimdi aramızda fark var. Ben üniversiteye başladığımda Halime lisede okuyor, arkadaşları ile birlikte teneffüslerde kutu kutu pense oynuyordu. Şimdi üniversiteyi bitirdi ve mezun oldu. Ben ise hâlâ devam ediyorum. Benimle Halime arasında fark var, iyiyle kötü arasında kocaman bir fark var.

Ama ne olursa olsun insanın umudunu kaybetmemesi gerekli. Bu yüzden iş konusunda Halime’yi geçeceğimden eminim ki zaten şu an işimle onu döverim, ağzını burnunu kırıp yere serer, mahvederim, bak Halime git şurdan :)

Şu radyo programınızın kaydını burada bizlerle paylaşırsanız seviniriz, Halime Hanım.

Bir Kedi Gördüm Sankideki Kedi

01 Haziran 2009 Pazartesi

Gideri tıkanmış evye misali akıp gitmesi için lavabo açıcısını bekleyen zamanlar var hayatta. O ilk etkiyi yapacak, reaksiyonu tetikleyecek... Meksika dalgasını başlatarak yüzlerce insanı ayağa kaldıran o ilk insanı düşün mesela. Bunun gibi.

İşte tam da davul dediğinin davulcusuyla, öğrenci dediğinin finaliyle müsemma olduğu şu dünyada kendi lavabo açıcımla(ilk final) reaksiyon başladı ve zaman akmaya başladı. Beklemek ve hangisinin daha önemli olduğuna karar vermek gibi sancılı süreçler son bulmuştu. Artık hayatımın bu döneminde sadece tek hedef tek sonuç olacaktı: Git o sınava gir ve diğerine hazırlan! Basitti. Öyle oluyordu.

Dönüşte biraz dolandım. Pek kullanmadığım eve gidiş yollarından ve genelde o anına denk geldiğimde kendimi şanslı saydığım, insanlardan azadeliğin bir sokağa-kumrular sokak hariç- hiç bu kadar yakışmayacağını düşündüğüm dar sokağa aklımdaki onca düşünceyle birlikte saptım.

Aslında böylesi açık ve insanın dolaşım sistemine yüksek dozda coşku enjekte eden havalarda insanın kainatı temaşa ederek daha mendup düşüncelerle yürüyor olması ekseriye tercih sebebi olsa da, henüz o kadar olamadım ne yazık ki. Sevmediğimiz, damak tadımıza hiç uymayan şeyler var. Ben de bugün sebep üretmeye odaklanmıştım işte. Halbuse illa bir sebep olması gerekmez ya da her sebep herkese söylenmez. Ama bazılarımız önemli olan sonuç olsa da hep duymak ister sebebini. Odaklanma problemi yani. Hepimiz yaşarız. Hatice kızımız daha bakılasıysa, güzelliğine vurulasıysa insanları suçlamamak lazım ne yapalım.

Neyse ben böyle sevimsiz bir şekilde sebep düşünüp, zaman algısının dışında hızlı mı yavaş mı yürüdüğümü kestiremezken hoppala paşam malkara keşan bir çeviklikle önüme çıkan kedinin önünde zınk tabiriyle birlikte durdum. Bir dakika süren 5 saniye içinde kıpırdamadan gözgöze kitlenmiştik. Sesizliği ve hareketsizliği bir kedi kadar şaşırdığım ve yeterince absürd olan bu kesişimde benim absürd kahkalarım bozdu.

Kedimiz de çok artistti tabii. Sanki başıma fabrikatör babanın yakışıklı oğlu Engin Çağlar... Omuz üsütünden kafasını 45 derece çevirmek suretiyle bana küçültücü bi' bakış atıyor ve aheste revan yoluna devam ediyor. Ben de arkasından bi kere sen kendine bak be, diyorum. Hadi ben insanım algılarım sınırlı, olaylara anlam yüklemek gibi özelliklerim var. Ama sen öyle misin ya? Kim bilir benden kaç frekans fazla algılıyorsun sesleri. Hem tanesi 2 santimetrekareden olsa, hepi topu 8 santimetrekare patilerinden çıkan pitipiti sesleri nasıl duymamı bekliyorsun Allah aşkına? Sen benim otuzsekizbuçuklarımı algılasaydın bakalım bi' ilk evvela. 1,72 boyumu görmemeni hiç katmadım bile daha bak. İyi bir kedi olmak kolay mı sanıyorsun? Hiç anlamıyorum.

Böylece günler geçip gidiyor.

profiterol olsun waffle olsun ayırt etmem

22 Mayıs 2009 Cuma

Yağmur dindiğinde kaçışarak pustuğumuz siperimize son bir kez göz atıp, hadi arkadaşlar şu işi bitirip dönelim dedim. Soru işaretli gözler "iş derken?" dedi. Küçük bir yan bakışla Waffle'larımızı yiyelim dedim zafer kazanmış bir komutan edasıyla.