Yere dökülen un zerreleri sessizliği gibi sokağa döküldüm evden çıkarken. Unu toplama çabası içindeki heyecanla birlikte bir de. İnsanın hiç fark etmediği yanlarını görmesi tuhaftır. Bütün yol şeytantırnağımla uğraştım. Hayırlısıyla etimle birlikte koparıp, kanattıktan sonra felaha erince, dur dedim, bi’ dur. Ve bunu kendime üç kere söyledim.
Sıhhiye’de indim, nefes aldım ve TRT’nin önüne geldim. Ahşap çerçeveli kapılardan birinin kolunu tutup büktüm. İttim. Tüh, hani bükemeyeceğim bilek yoktu. Olmadı. Neyse ikincisini denemek lazımdı o halde hemen. Aman tüh yine mi olmadı sana. Ya hu neden açılmıyordu bu TRT’nin kapıları bana? Niye top oynayan in ve cin bile yoktu burada, ki ben severdim top oynamayı. İşte o an anladım, hayatta nerde bulunacağını hangi kapıları açmak için zorladığın belirliyordu. Ve seni temin ederim yanlış kapıları zorlamamalısın, bükemeyeceğin bileği bükmemelisin. On beş adım ilerleyip, otomatik açılır kapılar bulup uğraşmayabilirsin mesela.
Kapı açıldı ve iki kat yukarı çıktım. Bütün bunlar hiç olmadı ve biz merhabalaştık. Program başladı. Yirmi altı dakika güm güm beklemekle geçti. İlk sorular soruldu. Ve ilk cevabım işte ve hani kelimelerinin bir toplamından ibaretti. Bir daha işte dememeye azm-ü cezm-ü kastettim ve yanımda oturan Barış’ın bir daha işte dersem, az sonra benim bile nasıl söylediğimi anlamadığım söyleyeceklerimi önsezerek ağzıma bir tane patlatmasını istedim bir an. Daha kötüsü annemin telefonla bağlanıp “kızım senin ağzına hiç biber sürmedim ben ama söyler misin, nedir senin bu halin yavrum” demesi olurdu çünkü.
Sonra kapı çalındı, hayır, telefon. İkisi birden olabilir aslında. Gayet samimi bir meclis vardı zira fazla olan ve sıcak suda çözünmesi gereken heyecandı sadece. İki sesi seslendiren bir ses bağlandı telefona. Bir konuğa duyulan ihtimamdı ve bir arkadaşın sakinleştirici etkisi. Seval ve geyik kategorizasyonuna rağmen Hüseyin’in bağlanması kendime biraz olsun gelmeme yardım etti.
Derneğimiz dün gece zincirleme kırıdığımız potlar yüzünden dağılmadı ya, bir daha sırtımız yere gelmez herhalde. Önce benim kuracağım cümleyi yanlış söylememle başladı. -ki doğrusu gayet masum bir amaç taşıyordu ve günlük yazmak değil bunu yaparken hikâyeleştirici bir dil kullanmak olduğunu anlatmaktı sadece- Sonra Allah’ın sopası yoktu, takıp gözünü çıkarsın’dı. Ve Hüseyin de kendi incisini dizdi. Hangimiz bir”inci” olduk bilemiyorum ama “ben geek’im Halime geyik” dedi. Akşam eve dönüp 70 milyon+FF’e rezil ettin beni deyince bir de “70 TL için beni mi üzüyorsun” demez mi? 70 TL ha, 70 TL… Ve ben geyik oluyorum sen geek deyip üç nokta gibi gülümsedim. Ve zaten gülümsemeyi severim.
Kısaca hep beraber bir berber dükkânındaymışçasına muhabbet açtık, çok eğlendik. TRT sabahki döpiyes giy, sıkı topuz yap fikrimi tamamen silecek derecede değişmiş ve dönüşmüştü. Çok sevdik, çok beğendik.
Son olarak madem geyik olacaksa muhabbet; bu güne kadar hep iyi projelerde yer aldım ve önemli isimlerle çalıştım. İnce eleyip sık dokudum. Rekabet etmeyi sevmem ve hep kendimle yarışırım. botoxum varsa bu benim mesleğime ve halkımıza olan saygımdan, ne var bunda? Zaten tek gayem işimle anılmak, önümüzdeki günlerde yeni projelerim var evet. Mesela Elif’le -elifile (:- sabah programı yapacağız. (Kız burda konuyu ince işledi)
Bir sonraki bölümde: Sona eren bir devir olarak Selman konuşulacak.