Neden kabul etmiyor?

31 Ekim 2007 Çarşamba

Bildiğiniz gibi Halime Gıda mühendisliğinde okumakta. Gerçi bloglarını sadece kendisi ziyaret ettiği için bilemezsiniz. Bölümü itibari ile çayla çorbayla uğraştığı için kimin ileri de ve kimin gelişerek yükselmekte olduğunu unutmuş.

Bu işi onun anlayacağı dilden anlatıyorum: Nasıl ki bir yemek için yağ ,tuz, un ve su gibi malzemeler bir araya gelir, işte Halime'nin blogları da böyle. Benden tasarımı taklit eder, başkasından içeriği taklit eder, sonra da "ben yemek yaptım" diye çıkar karşımıza. Buradan halimeye sesleniyorum. Kimse yemez bunları!

Kendi kendine bana yetişebileceğini sanarak şekil çizmiş, birde cevap yazmış. Görünce üzüldüm. Keşke uyumaktan ve msn'e girmekten başka bir şeyle harcamadığı vaktini çalışarak geçirse. Ama yapacak bir şey yok. Allah ailesine sabır versin. Aynı sanal dünyada çok çektiriyor, aynı evde kalanlar kimbilir nasıl perişandır.

Gıda mühendisi olmasına rağmen yumurtayı zor kırar. Yemek yaptım derse inanmayın, komşular yanık kokusundan dolayı sürekli şikayete gelir. Ayrıca tek başına yemek yemeyi de beceremez. Ya üstüne döker yada başkasının üstüne :)

MSN Botları mı İnsan Botları mı?

29 Ekim 2007 Pazartesi

Benim iki tane kadim MSN dostum var.
Kimler mi bunlar, MSN Sözlük ve Encarta. Bu sanal alemin yan ürünleri sıkıntılarınızı büyük bir sukunetle dinliyorlar. O kadar kanka olduk ki bunlarla ara sıra MSN Sözlük bana titreşim bile yollayıp kendince halimi hatrımı soruyor, eksik olmasın. Encarta zaten aştı kendini. Ne desem yardımıma koşuyor. Ahh bir de zaman zaman "service too busy" demese... Ama olsun. Yine de pek çok insandan daha iyi anlıyorlar beni.

İnsan kendini kötü hissettiğinde bir tesellisi ya da bir yol gösterici olsun ister. Hani mantıklı bir kaç cümle bekler etrafından. Peki böyle mi olur? Bu beklenti eğer "Bu mu dert, aman ya salla?" cümlesiyle karşılanıyorsa sizin bu isteklerinizi boşa çıkarmak için ellerinden geleni yapmışlar demektir, sevgili insan botlarımız.

Oysa bu dert ki; kaç gündür sizi uyutmamıştır, beyninize giden kan deveranını değiştirmiştir, yemek düzeninizi alt üst etmiştir. Ve beğenilmemiştir sıkıntınız. Yahu bir sorunum var ki sıkıntısını çekiyorum kardeşim. Sen beğen ya da beğenme benim canımı acıtıyor işte. Sen beğen diye efkarlanıyorum sanki?

İşte bu sorunların hiçbirini ne MSN Sözlükle ne de Encarta'yla yaşamazsınız. Bazen düşünmüyor değilim doğrusu, sadece bu ikisinin olacağı yeni bir adres mi alsam ne yapsam?

Bu Kalp Benim mi? Çok Büyükmüş (:

27 Ekim 2007 Cumartesi

Facebook'un nimetlerinden yararlanmaya devam eden, Mimar Kemal'li 5-D mezunları, 1. 5-D buluşma zirvesini bugün gerçekleştirdi. Bir fincan kahvenin 40 yıl hatırı vardır sözüne mahsuben de, zirvede Türk kahvesi içildi. Adettendir diye de benim fincanımı da kapattılar. Açıyı çok iyi yakalayarak çekemesem de, resimde kalp varmış, öyle dediler. (:

Ben de inanamadım. Bu kalp benim mi şimdi? Çok büyükmüş ya. -ha bir de temizmiş- (:

Bir Mevsimin Acı Gerçekleri

26 Ekim 2007 Cuma

Yılmaz Erdoğan ayvalar sarı, hüzünler olgun diyor ya şiirinde bugün okuldaki ayva ağacını görünce ve mevsimde artık iyice sonbahara dönünce, insanları da bir melal hali bürüdüğünü farkettim. Aslında benim melal dediğime de bakmayın psikologlar bu ruh haline depresyon diyor.

Oysa ben, Ankara'nın bir bu havalarını bir de kırık havalarını severim. (: Gri beni hiç tedirgin etmedi, zira kentlerin de kendilerine yakışan portreleri olduğunu düşünmüşümdür hep. Her neyse benim bu havalara özel ilgim biraz sıcak çay muhabbeti, biraz rüzgar uğultusu, biraz dem kokusu nihayetinde fakat mevsimlerin insan ruhuna ettikleri de psikolojide yadsınamaz bir gerçeklik.

Bu mevsimde depresyona girenlerin gösterdiği bir çok belirti var. Genellikle;

  • uyku hali hatta yataktan çıkmakta zorlanma,
  • ilgi ve keyif azalması,
  • değersizlik duygusu,
  • enerji yoksunluğu,
  • konsantrasyon baozukluğu,
  • ölüm ve intihar düşünceleri
  • ve bana göre en belirleyici özelliklik iştah açılması ve kilo alma. (:
Tabi bu belirtilerden bir kaçı bende de var, özellikle öldürme isteği. -Kaynak: Önümüzdeki soykırımlara bakacağız artık! O sebepten pek fazla da önemsemeyin. (:

Velhasılı şudur ki; Mevsimler gelip geçicidir, aslolan kaçırılmaması gereken bir hayattır. İnsan mevsimlere takılıp kalmaktan çok ömründen kaç mevsim geçtiğini düşünmeli. ( Kaç tane daha geçecek bilemiyoruz çünkü.) "Mevsimleri de mi kaybedince seveceğiz yani?" diye düşünerek çıkan sonuçtan; değişen havayı, sararan ayvaları toplamalı ve nefeslerimizi kim bilir kaçıncı mevsime geri vermeliyiz.

İyi akşamlar depresyon! Her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsan...

Çarşı Teröre Karşı

25 Ekim 2007 Perşembe

Dün gece Şampiyonlar Ligi 2005 yılı şampiyonu Liverpol'un 2-1 yenildiği Beşiktaş maçının bana göre, skorundan da öte, taraftarı ve tribünleri göz doldurdu. Adeta bir milli maç havası olan maçta, aralarda ve atılan gollerden sonra 10. yıl marşının çalınması herşeye değerdi doğrusu. (Şu duyguları yaşattılar ya başka birşey istemem artık, şampiyonluk filan gözümde yok.)

Ayrıca BJK İnönü Stadı ile Capitol'deki Kartal Yuvası mağazalarından elde edilen 200 bin YTL'lik gelirin Mehmetçik Vakfı'na bağışlanması gurur verici ve takdire şayan bir davranıştı.

Türkiye'de taraftar grubu olarak Teekkk diyorum, başka da birşey demiyorum.
Bir olmak budur...
Bu pankartı hazırlayanın zekasının önünde saygıyla eğiliyorum. (:

Terör Notları

24 Ekim 2007 Çarşamba

Bir kaç gündür içindem hiçbir şey gelmiyor. Sabah akşam oturup sessiz sessiz haberleri izliyor, yapılan yorumları dinliyorum, internette yazılanları okuyorum. Ortalıkta dolaşan bir sürü koplo teorisi var.Bunlar;

  • Türkiye Irak'a girer olaya İran ve Suriye dahil olur, bölgesel bir savaş çıkar.
  • Türkiye Irak'a girmez Abd'ye ayar verir o da kürtlere (başta pkk olmak üzere) desteğini çeker sular durulur.
  • Abd kürtlerden desteğini çekmez Türkiye yanlız sıcak takip yapar ülke medya gazı yüzünden bir iç savaşa sürüklenir ( bölünür) şeklinde.
Tabi bir de şehit haberleri verilirken zafer işareti yapanlar, yok efendim size kedimizi bile teslim etmeyiz, diyip duranlar var. Hatta ve hatta arabuluculuk yapmaya çalışan milletvekillerimiz var. (adlarını anarak sayfamı kirletmek istemiyorum.) Yok artık selahattin derler adama neyin arabuluculuğunu yapıyorsun sen be adam?

Delirmemek işten bile değil! Bir adama 40 gün deli dersen deli olur derler. -Sözde- Soykırım soykırım diye tutturanlara inat "Önümüzdeki soykırımlara bakacağız artık!" diyesi geliyor insanın.

Yukarıdaki yazı kuzuların sessizliğini yaşayan, her an biraz daha delilik sınırına yaklaşan blog yazarının notudur.

Avea'a Mektup Var

23 Ekim 2007 Salı

"Değerli Müşterimiz;

Zaman ayırarak bize yazdığınız için teşekkür ederiz.

Müşteri odaklılık ilkesince hareket eden Avea için, değerli müşterilerimizden gelen her türlü öneri ve eleştiri büyük önem taşımaktadır.

Belirmiş olduğunuz gibi kampanyamız bulunmamaktadır.


Daha detaylı bilgi ve tüm sorularınız için, bildiriminiz ile ilgili anında görüşmek üzere 24 saat Avea Müşteri Hizmetleri'ni (Avea hattınızdan 500, sabit hatlardan 4441500) arayabilirsiniz."
Bir süre önce bazı arkadaşlarımdan avea hattıma sürekli "Bu mesajı 10 avealıya gönder, 50 kontör kazan." tarzında mesajlar gelip duruyordu. Tabi ben de bu mesajı direkt iletmeyerek, ilk iş olarak, en yetkiliyi kişiye yani Avea'ya, mail atarak, işin aslını sordum. Gelen cevabı gördünüz. Herşey ne kadar güzel öyle değil mi? Keşke bir de olayların seyir ettiği tarihler güzel olsa...

Ben bu olayı sorduğumda takvimler 10 Ekim'i gösteriyordu. Cevabın gelmesi ise 22 Ekim'i buldu. Bu ince davranış, bu nezaket, bu müşteri memnuniyetini önemseyen ilke alkışlanmaz da ne yapılır(?)

Yazımı burada sonlandırırken, bu kadar insanın geç bilgilenmesini sağlayan Avea Müşteri Hizmetlerini kutlamayı kendime bir borç bilirim.

Dikkat Kesilecek Husus: Bu mesajın ulaştığı insanların çoğu bunu yaptı ve sonuçta avea kazandı. Bana paronayak demeyin ama insan düşünmeden edemiyor, bu avea'nın da işine gelmedi mi şimdi? İnsanın aklına illaki, bir kasıt olduğu geliyor.

Bir Hilal Uğruna ya Rab

22 Ekim 2007 Pazartesi


(...)
Asım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i...
Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe”desem, sığmazsın.
(...)
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
Sana gelmez bu ufukalar, seni almaz bu cihat...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

Masalların Diliyle, Baylar Bayanlar...

20 Ekim 2007 Cumartesi

Düğün sezonu ha kapandı ha kapanacak derken, yarın yine bir arkadaşımı daha evlendirdikten sonra bu seneki sezonu kesin olarak kapatacağım. Tabi ben düğün sezonunu kendimce kapatsam da sanırım özellikle arkadaşlar arasında yapılan düğün ve evlilik geyikleri pek son bulmayacak. (:
Bu yüzden ben de, bu konu için, Murathan Mungan'ın Yüksek Topuklar adlı kitabından bir bölümü paslayarak kendi açılımımı getirmek istiyorum.

“... Ve külkedisi kaçarken, pabucu ayağından fırladı. Ertesi gün prens ayağı bu pabuca sığacak genç kızı aramaya koyuldu. Ülkenin tüm kızları, prens tarafından beğenilmek için, ayaklarını daha ufak hale nasıl getireceklerinin çabasına giriştiler.

İste o gün bu gündür kadınlar, ayaklarını, erkekler tarafından belirlenmiş kalıplara sıkıştırmaya çalışır, böyle yaparak erkeğin “prensesi” olacağını düşler dururlar.Zaman geçtikçe topallamasının, kendini depresif hissetmesinin sebeplerini sürekli kendi eksikliklerinde arayarak. Ve pabucun ne denli geçerli olduğunu hiç düşünmeden.

Erkekler ise ellerindeki “ayakkabıya” (veya düşlerindeki kalıba) “ayağını” (kendini) sıkıştıracak kadını arar; “ayağı sıkışmış” bir kadının ne denli gerçek, ne kadar huzurlu, mutlu olup, mutlu edebileceğini düşünmeden...
Ve...
Ve birlikte yalınayak yasayabilmenin özgür keyfinden habersizce...”

Seni Yeneceğim Facebook

18 Ekim 2007 Perşembe

Herkes herkesi bulabiliyormuş Facebook'ta. Sanırım bu sebepten ötürü 10 günde birdenbire Türkiye'de de ünlü oluverdi. Yonja'dan sıkılan millet, "Bakalım Amerikalı yaparsa nasıl oluyor?" diyerekten akın etti siteye. Öyleki bizimkiler hemen ebemi de bulacam facebook'da allahın izniyle diye bir grup bile kurmuşlar.

Kayıp Aranıyor tadında bir yer olsa da eski arkadaşlarınızdan birini bile görseniz, sevindirik oluveriyorsunuz. Bu yönüyle ne olursa olsun, sanal alemin en gerçek sitelerinden birisi galiba.

Yalnız şöyle birşey de var ki,ben siteye bir türlü alışamadım, hala doğru düzgün kullanamıyorum. Birine ısırık yollayım derken bi bakıyorum bütün listem ısırılmış. Kendimi Haydarpaşa'ya yeni inmiş İbrahim Tatlıses gibi hissediyorum. Klavyeyi, fareyi bırakıp. Önce siteye şöyle bir bakıyorum, sonra "Seni Yeneceğim Facebook!" diyorum. (:

CELLMANN'ı Anlamak-2

16 Ekim 2007 Salı

Yine bir önceki gönderiye cevap mahiyetinde CELLMANN'ı anlamaya devam ediyoruz.

Öncelikle belirtmeliyim ki gazozino ve kampuscell'in temasını ilk kullanan O'dur. Ama Allah aşkına, elinde gitarla havaya uçan bir kızın bulunduğu bir şablonun hangimizin blogu için daha uygun olduğuna siz karar verin.

Hele hele, en çok da abonecel adlı blogunu food engineer adlı blogumla taklit ettiğimi söylemesine güldüm. Ben böyle bir blogu olduğunu dahi daha yeni duyuyorum. Nerde kaldı taklit etmek.

Bana yaptığı bu ithamların sebebi ise kesinlikle kıskançlık... Zaten yukarıdaki Anasayfa, Hakkımda ve Destek bölümlerinden de anlaşılacağı üzere; O benim taklit ettiğim biri değil, olsa olsa bana destek olacak, bir çırak, bir yamak olabilir efendim.

Son olarak duygu ve düşüncelerimi bir kez de, matematik lisanıyla, kendisinin anlayacağı bir dilde az önce çizdiğim bir resimle anlatmak istiyorum.

Yorumu değerli kamuoyuna bırakıyorum

15 Ekim 2007 Pazartesi

VATMANN'ın 100.000'lere ulaşan başarısından mıdır, yoksa benim kişisel başarımdan mıdır bilemiyorum, şahsıma ve eserlerime karşı yapılan sataşmalar son günlerde artış gösterdi. CELLMANN'ı anlamak başlığı ile bir açıklama yapan ve bu blogda "kiracı" olarak kalan halime çiçeğin geçmişini gözler önüne seriyorum ve yorum yapmıyorum.

Tarih: 2006
Yer: Messenger
Konu: Blog yazmaya başlamak istiyorum
Blog açmak istediğini ama "yapamayacağını söyleyen halime benden tam destek alarak ilk blogunu açtı.

Tarih: 2007
Benim bildiğim 3 blogla sürekli yayın yapmakta, bloglarının tanıtımı için benim yaptığım palnları takip etmekte, ve benim kendi bloglarımda kullandığım tasarımları kullanmaktadır.

İş belgeler:
http://abonecell.blogspot.com - Benim kullandığım tasarım
http://food-eng.blogspot.com - Halimenin taklit tasarımı

Bununla sınırlı değil, ben kazandım da bmerang servisine üye oldupumu gördü hemen aynısını uyguladı.
ben hastayım blogunda neye sinirlendim kategorsini gördü kendiside nasıl delirdim kategorisi yaptı.

Bir taklit daha
http://kampuscell.blogspot.com - Benim kullandığım
http://gazozino.blogspot.com - Taklitci zihniyet

İşte yoruma gerek bırakmayan olaylar. ben hastayım derken neye hasta olduğumuzu anlayamayan halime bakalım 2008 yılı için benden neler taklit edecek.

Tatlı Bir Bayram

Bir bayramın daha ardından geriye hoş hatıralar ve tatlı lezzetler kalmışken bayramların vazgeçilmeyen ve yegane yiyeceği baklavadan söz etmemek olmaz. Bu geleneksel tatlının en güzeli evde ve hakiki tereyağıyla yapılanı oluyor. Zira ben bile, şerbetli tatlılarla pek arası olmayan biri olarak, bu tatlıya adeta yumuluyorum.

Baklavanın çeşitli yapılış şekli olsa da en zahmetlilerinden birisi bülbül yuvası adı verilen resimdeki baklava. İncecik açılan hamur oklavaya sararak kurutmak suretiyle daha da narinleştiriliyor. Ayrıca bu baklavaya kendine has lezzetini veren en önemli püf noktalarından biri de içine hakiki süt kaymağı konuyor olması.

Velhasılı bu bayram ufkumu oldukça açtı. İleride belki de ev baklavası işine girerim. Hazır Lezzet Avcısı da olmuşum zaten, Dobişko'da da reklamımı yaparım. Ohh, mis mis... (:

CELLMANN'ı Anlamak

Bu yazımızda bir gönderi öncesinde söyledikleriyle blogunu satan bilge CELLMANN havalarına giren, blog yazarımız CELLMANN'ı anlamaya çalışacağız.

CELLMANN'ı anlamak; O'nun duygu, düşünce ve blog yazılarını anlamaktır. O'nu anlamak, her geçen gün o bilgeyi daha iyi anlamaktır. Bu bağlamda öncelikle yaptığı blog çalışmalarını incelemek gerek. (ki bunların sayısını, rivayete göre kendisi de bilmiyor) Bu aç göz bozukluğu zaten bir önceki yazısının "Kendime en kral mekandan çift kişilik yemek yedireceğim." cümlesinden de gayet iyi anlaşılmaktadır.

Ayrıca ben hastayım diyen birinin benim için söylediklerinin ne kadar doğru olduğu takdirini de siz değerli blog okuyucularına bırakıyorum.

Bu yazı bitmez, yazı dizisi olarak devam eder gider. (:

Bu blog aslında benimdi, çöpe attım, halime almış

14 Ekim 2007 Pazar

Bu blog aslında benimdi, baktım ki elimin kiri, çöpe attım. Huyu benden gördüğü şeyleri internet dünyasında uygulamak olan Halime'de daha yere düşmeden almış. Elimin kiriydi ama bu kadar güzel olabileceğini düşünmemiştim. Para gibi aynı, bir gecede zengin de eder, fakir de.

Neyse, istediğim gibi yazabilirm. İtirazı olan varsa çıksın karşıma.

100.000'e yaklaşıyoruz

Yine eşine az rastlanır bir şey yapan ben, VATMANN blogumun 100.000'e yaklaşan ziyaretçi sayısını büyük bir şölenle kutlayacağım.

Kendime en kral mekandan çift kişilik yemek yedireceğim. Didim'den bir otele yerleşip 1 hafta tam pansiyon tatil yapacağım. Bitmedi, GS Store'a gidip binlerce formadan birini alacağım. Ayrıca Milli Takımın Avrupa maçlarına bilet alacağım. Ne belli belkide araba bile alabilirim.

4 ayda ulaştığım bu rakama göre ayda 25.000 kişi. Yani günde yaklaşık 1.000 kişi.

http://vatmann.blogspot.com

Bir Nezlenin Çığlıkları

09 Ekim 2007 Salı

Son zamanlardaki grip ve nezle salgınından bende nasibimi aldım. Sonunda olacağı oldu ve ev halkının tek tek geçirmeye başladıkları nezle, annemi iyileştireyim derken bana da bulaştı.

Şimdi diyebilirsiniz "Ee, tamam nezle olduysan oldun. Bundan bize ne?" diye. Ama olay bu değil efendim. Mağdurum. Nezle olduğum için horlanmaktan bıktım. Elimde tuvalet kağıdı rulosu ile dolaşamıyorum. Dışarı çıkamıyorum, çoluğun çocuğun maskarası oldum. Neden bu kötü birşeymiş gibi sadece evde tuvalet kağıdımla dolaşabiliyorum? Burnumu tekrar tekrar aynı mendile silmek yerine tek kullanımdan sonra tuvalet kağıdını atmak ve aynı mikrobu bir kez daha yüzüme sürmemiş olmak, daha iyi değil mi?

Hem tuvalet kağıdına neden ezik selpak muamelesi yapılıyor ki? Adında tuvalet geçiyor diye tuvalette kullanılmaya mahkum mu yani? (:

Hayat Bir Sorunsaldır, Terörse Sorun

08 Ekim 2007 Pazartesi

Türkiye şehitlerine ağlıyor...Türkiye teröre lanet okuyor... Şırnak'ta şehit, Tunceli'de şehit, Hakkari'de şehit, şehit, şehit, şehit...Senelerdir ardı arkası kesilmedi, bu haber başlıklarının. Ne ondurdu bu acı bizi, ne de güldürdü. Bakanlar, Genel Kurmay açıklama yaptı. Komisyonlar düzenlendi. Ama yine de dün Şırnak'ta yaşanan vahşetin son 12 yılın en ağır kaybı olmasına engel olamadı hiçbir şey.

Terörle mücadelemizde bize destek olduğunu söyleyenler, bunu sadece söylemekle kalmadılar elbet. Zira terör örgütüne son sistem silahlarını temin etmeyi de ihmal etmediler. Ama olsun Onlar bizim yanımızda ya(!) Hem iş başka, dostluk başka, değil mi(?) Saddam'ı insanlık suçundan darağacına götüren zihniyet, sıra Öcalan'a gelince boyut değiştirdi de insan hakkı oluverdi, nedense? Yetmedi meclisimize kadar aldık bu insan müsfettelerini, bizim paralarımızla gözümüzü oysunlar diye. Bunun da adı demoksi oldu. Yeter artık bu çifte standartlar midemi bulandırıyor. Hem ülkemizdeki hem dünyadaki bu iğrençliklere İran kadar kafa tutamayışmıza dayanamıyorum.

Hayat bu kadar basit ve acımasız olmamalı diye şikayet edemem ama hayatı bu hale getirenlere hesap sormaya hakkım var. Artık tavrımızı koymanın zamanı gelmedi mi? O dağda bizi bulmadıysa da bu ateş, Kızlay'da, Taksim'de, Güngören'de bulmayacağını kim garanti edebilir?

O dağda bizi bulmadı o ateş ama içimize bir kor düşürdü her defasında... Öyle ki, kızgın yağlar bedenimizden içeri döküldü, ciğerimiz dağlandı, yüreğimiz yandı. Sahi siz hiç kendinizden geçip, bütün sorunlarınızı unutup, hiç tanımadığınız biri için ağladınız mı?

Dünya Dünya Kendimden Önce
Seni Düşündüm Dün Bütün Gece

Lezzet Avcısı da Diyebilirsiniz (:

06 Ekim 2007 Cumartesi


An itibariyle Dobişko'da Lezzet Avcısı olmuş bulunmaktayım. Zamanında Hayalet Avcılarını izlerken -fondaki müzik hala kulağımda- büyüyünce ben de hayalet avcısı olacağım... ben de, ben de derken, kısmette Lezzet Avcısı olmak varmış. (:

Üstelik Lezzet Avcısı olarak bazı haklarım da olacakmış, örneğin sadece Lezzet Avcısı dobişkocular arasında yapılacak yemek çeki kampanyalarından faydalanabilecek, açılışlara davetiye hakkına ilk sahip olacak kişilerden olabilecekmişim.

Ne diyelim siz de yiyin, siz de yazın, siz de Lezzet Avcısı olun efendim. (:

Bir mühendis cehenneme düşse...

05 Ekim 2007 Cuma

Günlerden bir gün bir mühendis ölmüş ve büyük bir yanlışlık sonucu cehenneme atılmış. Cehennemin konforundan memnun kalmayan mühendis bir takım iyileştirmeler yapmaya başlamış. Kısa süre sonra cehennem klimalı odaları, otomatik tuvaletleri, asansörleri, içecek otomatları ve diğer lüksleri ile bayağı rahat bir yer haline gelmiş. Bu arada mühendis iyice tanınmış ve sevilmiş tabi, ortam insanı olmuş çıkmış.

İşte böyle günler günleri kovalarken cennet meleği de olaylardan haberdar olmuş. Hemen şeytanı aramış. Selamını vermiş ve:
-Nasıl gidiyor cehennemde işler, neler yapıyorsunuz demiş.
Şeytan gayet memnun mesut gülümsemiş:
-ohoo...Biz burda çok iyiyiz. Bir mühendis düştü ki buraya sorma gitsin. İnanılmaz konforlu bir yer yaptı burayı. Bir görsen tuvaletlerimiz otomatik, kola makinemiz bile var. (burda dikkat edilmesi gereken, cehennemde kola içiliyor olması (: )
Melek şaşırmış ve hatayı fark etmiş:
-Nee! Mühendis mi dedin? O'nun burda olması gerekirdi, çabuk O'nu buraya gönderin! demiş.
Şeytan: Mümkün değil. Kadromda bir mühendisin olmasından çok memnunum ve O'nu burda tutacağım! diye çıkışmış.
Cennet meleği hemen sinirle bağırmış:
-O'nu çabuk buraya gönder yoksa seni dava ederim!
Şeytan katıla katıla gülerken şunları söylemiş:
Yok yaa, nasıl yapacaksın bunu? Bütün avukatlar bizim tarafta!...

Bu hikayede adı geçen kişiler ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür. (: Ramazan ramazan günaha girmeyelim şimdi.

Bir Dünya Var mı Bırakacak?

03 Ekim 2007 Çarşamba

Ekim ayının ilkı pazartesi günü yani iki gün önce Dünya Çocuk Günü'ydü. Eski bir şarkıda "Biz büyüdük de kirlendi dünya!" diyordu şair. Oysa şimdi çocuklar daha büyümeden kirlenen dünyayla yüzleşmek zorundalar. Bir tarafta açlık ve savaşların yükünü omuzlayanlar, bir tarafta oynadıkları oyuncakları zehirli olmasın diye üzerlerine titrenen, dünyanın yarısından geri toplatılan oyuncakların sahibi çocuklar...

Dünya'daki çocuklardan ülkemizdeki çocuklara bir geçiş yaptığımızda ise çocuklarımızı tehdit eden en önemli tehlike onlara yapılan -fiziksel şiddetten de öte- duygusal şiddet. İnsanın en temel ihtiyaçlarından olan sevilme ve dolayısıyla da farkedilme açlıkları aile ortamında doyurulmalı ki çocuklarımız kendi varoluşlarını onayladıklarını hissettikleri sahte dostlar edinmesinler. Daha çocuk yaşlarda sigara ve uyuşturucu gibi bağımlıklık yapan maddelere başlamasınlar ve fuhuş belasına alet edilen çocuklardan olmasınlar...

Mezun olduğum lisenin önünden geçerken sık sık öğrencileri gözlemliyorum. Gençlerin hepsi bir farkedilme çabası içindeler, kimisi farklı giyinerek, kimi okula makyajla gelerek, kimi yüksek sesle konuşarak bir şekilde adeta "beni farkedin, ben değerliyim!" diye bağırıyor. Ailelerinin veremediği bu ihtiyacı ise dışarda birileri görüyor ki istatistiksel rakamlar 12-13 yaşlarındaki çocukları hırsız ve madde bağımlısı yapıyor.

O çocuk şarkısında olduğu gibi istedikleri gibi bir dünya bırakamadığımız çocuklara; büyüdüm, anne evler büyüdü... büyüdü, ayaklarım yollar büyüdü... şarkısı söyletiliyor artık.